Karanlık, puslu ve keskin… Şimdi gözlerinizi kapatın ve bir mağara hayal edin; taştan yapılmış bir arı kovanı gibi, eski mi eski…
Benliğimin merkezindeki kırılgan maskeleri bir arada tutan o tozlanmış sinir demetlerini ve geceyi muhteşem gerçekliğe bağlayan halatların gevşemesiyle birlikte sarsılan bilinci ikiye bölmektedir Karanlıklar Sarayı’mın ortasından geçen amansız nehir. Bu kez sağlam bir fikre temel oluyor üstelik… Unutulmuş bir yanardağ sence kaç yüzyıl daha yeraltında tutabilirdi nefesini?
“Sırtına kalıcı bir yol haritası çizdi, Gece Tanrı tırnaklarıyla Evren’in.”
Yılan zehrinden damıtılmış mürekkebim ve ziyaret ettiğim her bir hücrede özellikle deri değiştirirdim. Bak; buharlaştı tüm parmak izim… Damarlarım yüreğimin kıyısı boyunca uzanan çok sesli bir müzik aleti olarak dizayn edilmiştir. Gözlerin ise iç içe geçmiş yedi halkanın ikinci düğümünü oluştururdu bu kantoda cehennemin.
İncelikle resmedilen özlü ve sembolik bir ok işaretidir esriyen kirpikleri hayaletin… Bu yüzden gözlerin açık uyuyabilmen için özel bir bilinç durumu inşa ettim. Böylece artık sen uyurken, sonsuza dek seyredebilecektim o dipsiz karadeliğin asaletini. Ruhunun Evren’in derinliklerine çekildiği vakit, ikimizi de böyle bir anın içerisinde hapsedeceğim. Kaçınılmaz önseziyle örülen bu duygulu ağın belleğinde yoğunlaşarak, tamamlıyorum sözde soğrulan imlasız merceği…
Yine öyle yıldızlı bir gecede beklerken heyecanla gökyüzünde betimlenen sürreal serüveni, bir ışık lekesi beliriverdi önünde gözlerimin. Karanlığın içinde süzülerek ilerledi ve sonra sessizce aldı duvardaki yerini, platonik bir tablo misali. Şimdi düşünüyorum da, sanki hep oradaymış gibi…
Mağaranın duvarlarında sergilenen katatonik şekillerin anlamlarını henüz bilmesem de, anımsarım hüzünle bükülen dudaklarının arasından sızan nehrin çarpık anatomisini. O kurak toprakların kenarından kıvrılan arsız arazinin suya özlemi, dağıtacaktır elbet Erdem’in tüm dikkatini. Bu fırsattan istifade istiflenen bilincimin altındaki lahitlere tırnaklarımla kazıdığım o sesteş dizelerin analojisinden doğan çağrışımlara son bir kez kulak verirdim. Bana anlattığı gizemli titreşimler yalnızca çürük bir solfejin boğazıma düzensiz dizilimidir.
“Salt geometrik, fotografik, somnanbulistik…”
Tüm bu sinir ağı üzerinde, daha önce hiç seslendirilmemiş “Platonik Ezgiler” biriktirilir. Çevremde yükselen platonun üzerine yığılmış monoton sezgileri yattığım yerden öylece seyredebilirim. Gözümden düşen takımyıldızları gibi, yerlerini ezbere bilirim.
Garip bir biçimde uyumlanan düşüncelerimin sessizliğinde huzur içerisinde yatarken, bir yandan uzun süre akışını dinledim kanımın ve o kayıtsız nehrin. Böylece puslu bir örümceği odama dahil etti gecenin elleri ve ben de izlemeye başladım zihnime girişini; bu kozmik hayvanın, bir davul gibi “ayak seslerini.”
Gökyüzünde parlıyor ve ezoterik bir yankı yaratıyordu hafızama düşen bariton sesin esrarengiz gölgesi. Gecenin içinde dedim; orada saklıdır elbet Korkunun Rengi ve Evren’in Karanlık Perdesi. Ancak mühürlenmiş esin yüzünden görünmüyor doğası gereği hudutsuz kuyunun dibi. Bu yüzden mistik bir rüya kapanının ortasında usulca avımı beklemekteyim; zamanın başladığı o ilk andan beri, yıldızların arasında dolaşan uyurgezer bir örümcek gibi…
Bu kez zarif bir yılanı gözlerimin içine davet ediyor gecenin tiz sesi. Yatmadan önce makyajını temizliyorsun ay ışığında; uyku sersemi… Karanlık, gözlerinin altını çiziyor; sonradan anımsamak istermiş gibi. İrislerimin üzerinde dans ediyor sanki “Yin”; tek başına karanlığı yineliyor öfkesi!
Nehrin istikrarlı sesi, içe dönük bir ritimle birlikte tüm bu subliminal hisleri süblimleştirme eğilimindedir. Böylece sen içmeden hemen önce o zehri, bir su damlasında dağılım gösteriyor ve mutlak parçalara bölünüyor ellerin. O andan itibaren tüm düşsel süreçlerine dahil oluyorum; ensenden doğruca zihninin derinliklerine ulaşıyor nefesim…
Bu sırada tüm karşıtlar uyurken birbirine sırt çevirmektedir. Yolun başında patikada seviştiğin sırtlan da bendim sevgilim. Birbirine dolamıştır entropi, sarmal bir merdivende kesişen düşlerimizi ve zamanın oku bu kovanda yalnızca kabusları işaret etmektedir. Nereden baksan bir akrep konuşmadan da ismini haykırabilirdi. Dilimde çözünen tuz saati, bu gece zamanı temsil etmiyordu üstelik; biliyorsun ki, bu nehirden bir yudum içtiğin anda kalmayacak artık bir geçmişin. Ateşe vereceksin bal mumunda dondurduğun alegoriyi ve ben ise meşaleyi ters çevirmiş bunun için sabırsızlıkla beklemekteyim.
Acıların son bulacak ve uyandığında yeniden başlayacak Prometheus’un sancısı gibi, hiç sönmeyecek ateşin. Bu yüzden ben de üzüntülerin ilacı Nepenthe’yi içip, derin bir uykuya dalıyorum şimdi…
-7000 Yıl Sonra-
Mağaranın derinliklerine doğru ilerledikçe, soğuk duvarlarda yankılanan davul seslerini duymaya başlamıştık. Sesleri merakla takip ettik. Nehir boyunca tüneller aştık ve sonunda devasa bir salona ulaştık. İçeriye girdiğimiz anda tüm titreşimler adeta havada asılı kaldı. Konuşmak istediğimizde birbirimizin sesini duyamamıştık…
Salonun ortasında abanoz ağacından yapılmış simsiyah bir yatak vardı. Dikkatsiz bir göz, üstündekileri uzaktan yalnızca birer heykel sanabilirdi; fakat onlar uyurken birbirlerini seyreden Somnus ve Pasithea’ydı. Nehrin suyu daralıyor ve yatağın altından geçerek Karanlıklar Ormanı’na doğru akıyordu. İyice yaklaştığımda artık yatağın tepesindeki delikten tüm gökyüzünü görebiliyordum.
Eğilip Uyku Tanrısı’nın donmuş gözlerinin içine baktığımda, derinlerde bir şeyin hızla hareket etmekte olduğunu fark ettim. Tam iki aşığın ortasında bir örümcek, kalp atışlarıyla eş zamanlı bir ritimle ağlarını örüyor ve görüntüsü Somnus’un solmuş gözlerinden yansıyordu. Pasithea’nın gözlerinin içerinde ise bir karadelik, aşığının elindeki meşaleden çıkan ışık demetlerini büyük bir tutkuyla kendisine çekiyordu.
Biz bu büyülü atmosferin altında Uykunun Hüzünlü Tablosu’nu seyrederken, Erdem bir anda ortadan kayboldu. Eğer nehrin cazibesine kapılıp da sudan bir yudum içtiyse, artık iki seçeneği vardı: Ya tamamen tüm geçmişi unutacak ya da kıyamete kadar Ölüler Diyarı’nda mahsur kalacaktı. Onun için endişelenmiyordum; sadece yolda yapabilecekleri konusunda kahin beni daha önce uyarmıştı…
Yine de çok geçmeden Erdem’in arkasından yola koyulduk. Mağaradan çıktığımızda karşımızda yalnızca sonsuz bir orman ve bir de tepemizde ışıldayan devasa dolunay vardı. Erdem’in neye dönüştüğünü merak ediyordum. Bu sefer gerçekten kaçınılmaz bir yolda, geri dönülemeyecek bir adım atmıştı.
Kendisi bunu bilmiyordu; “artık” hiçbir şey bilmiyordu…