Logos’un Kutsal Parşömeni

   “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi…”

[Yuhanna 1:1-5]

   İnsanlık sözün bir büyü olduğunu tamamen unuttuğunda ise her şey için artık çok geçti. Eğik, şeffaf bir aynadan yüzlerine yansıyan ışık gözlerini kör ettiği sırada Erdem orada değildi. Kendilerine yüz çevirenler içlerine döndüklerinde gerçeklikten tecrid edilmiş müyesser imceleri nesnelleştirip, onlara her şeyi en başından açıklayacaktı rafa kaldırılan bir kani.

   Şimdi ben, bir kahin ve bir şair spiral bir merdivenden aşağıya doğru iniyoruz. Henüz yaşanmamış bir hikayeyi kozasında canlandırmak için bunca zamandır pusuda bekliyordum. Ben, Evren ve bir cani biliyorduk ki, elimizdeki meşale aydınlatmaya yetmeyecekti tüm bu mahşeri. Heksagonik zerreden gülümseyen irrasyonel endişeler perdebirun kinayeli bile olsa, neyse ki biz de bu düşsel mekana çok başka bir sebepten dolayı gelmiştik.

   Karanlık, gizli bir geçitti gözlerimin içine uzun süre bakmaya yeltenenler için… Erkendi; zihnimden geçen küsuratlı cümleyi tercüme etmekle görevli tözde kaybolmuş hür/ıraksak bir yelkenli ve geceyi bütünleyen kayıkçının rüşvetiyle zuhur eden kafiyeli tünelden aşağıya doğru sürüklenmekteydi ivmekte olan kararsız tin. Öz deyinin zarureti ile varlığını dik nehirde boğulmaktan koruyacak zannederek, akıl almaz bir kaleye hapsetmişti hepsini cesaretin. Ancak inanmak için kendilerine yanlı ve yararlı olmayan hiçbir şeyi geçirmeyecek sağlam, sağır duvarlara sahipti diğerleri. Dalgınlıkta dirilen dogmatik bir şiirde olduğu gibi, kendi hücresinde çürüyecekti her birinin fikirleri.

   Işığı mutlak bir şekilde sabit tutamadılar ve ruhlarını inayete kavuşturacak tek şeyin kendilerini Logos’un eşsiz akışına bırakmak olduğunu anlamak istemediler, bir dirhem et için. Şu anda bu kozmik odada bulunan tüm o sıra dışı ruhlar hariç, her bir katip yazılanları kendi diline çevirmeyi tercih etti. Uygulanan yöntem iptidai geleceği incelikle resmedecekti; oysa yasa gayet açık ve seçikti.

   Şimdi kollarına geçiriyorum bir bileklik gibi, bu ilahi terazinin sarsıcı dengesini. Bak! Vicdan dediğin şey aslında bir tüy kadar hafifmiş üstelik. Bir ıslık çalıyorum zindandaki üç başlı nöbetçiyi çağırmak için;

“Aramızda anlaştığımız gizemli bir melodi…”

   Eğer duyduğun masallar henüz fark ettirmediyse bileklerine dolanan o altın zinciri, tenin büyük oranda bu hisse duyarsızlaştığı içindir. Bir kefeye hafızanı koyuyorum, diğer yanına bozulmuş kelimeleri. Tüm kutsal kuralları yeniden inşa ediyorum bu destansı kıyamet arifesi. Adını tam üç kere zikrediyorum: Şeytan, öfke ve panik…

   Benim adım Hermes. Sıradan bir haberci değil, üç kez daha büyük olan elçi. Evren’in derinliklerinde yankılanır mühürlenen sözlerim ve kırılgan simetriyi korur belleğine işleyen antik bir deyiş. Aslını bilmek, sadece bu ölçekte öznesini altüst eden yarım kalmış bir gülümseyiş; ayın gizlenen sesini fark etmeden önce yansımanın suretiyle değiş.

   Bu kez yüksek sesle küfrediyor mezar taşımda bir hiyeroglif olarak beden dilin. İlginç… Söylenemeyecek şeyler hakkında susulması gerekirken, bir filozofun tükürdüğünü yalaması aslında pek de mide bulandırıcı bir fikir değil. Düzenlediğim bu kompozisyon binlerce yıllık yarım kalmış bir gösterinin ilk perdesidir. Tam bir hafta sürecek ve Tanrı’nın Evren’i yaratırken geciktiği her bir gün için yere ölü bir kanto sereceğim. Zarlı, alıngan kanatları görünürde aksak ve kısalan menfur gölgesi kendisinden beter böceğin; müjdelenen oyun başlıyor, çarpıtıyor özde merceği…

   “Ben ise mahşerde size bu gezide yol boyunca atlılarımla birlikte rehberlik edeceğim. Başımda dikilen şair, ana fikri anlamanız için yalnızca cehennemi tanımlamanın yeterli olacağını söylemişti. Bu yüzden yola çıkacak cesaretin varsa bil ki Evren’i bir daha asla eskisi gibi göremeyeceksin.”

   Zorlu, acımasız bir deneyimden sonra hiçbir anlamı kalmamıştı gözlerindeki sembollerin. Derin bir nefeste tüm ışığı içine çeken de o sonsuz ve imladan yoksun karadelikti. Yolunu kaybetmiş onca ruh hızla üzerine doğru sürüklenmekte ve istemsizce yörüngene girmekteydi. Dipte varsayılan vurgulu söz öbeklerini madde madde hatırlıyor olabilirsin; ancak yoğunlaşan tek bir noktada sessizce duraksıyor olsa da gözlerim, bakışlarım artık donuk değil. Böylece aramızdaki buzullar hiç değilse cehennem ateşinde eriyecekti…

   Sana dokunduğum anda parmak uçlarımda süzülen elektrik, kıyıya düşen yıldırımın çıkarttığı tek bir nota kadar keskin ve bir o kadar samimidir. Bu şölende iyinin ve kötünün bir arada sergilendiği sahnede yalnızlığa mahkum bir orkestra şefiyim. İmgelenen fırtınanın ucunda bir sonraki vuruşu bekliyorum zamanın başladığı o ilk andan beri. Elbet konçerto bittiğinde Sur’a üflemesi için son bir emir gerekmektedir kıyamet bekçisinin.

   Tekrarlanan şuursuz uz bestesinden esinlenirken geçirdiğim ontik ataklar sırasında, ideal bir eğlence biçimiydi nefsimle dans etmek ve sapanla vurmak birkaç yırtıcı ebabili. Bir gün mabedimin sürgün eşiklerinde mimlenen mitolojik yaratıklara ilgi gösterdim ve yoğun uğraşlar sonucunda kendi safıma çektim her birini. Üzerine düşen kızgın şefkat yağmurunda hiçbir çekim almıyorken örtük fiillerin, ereğinden sapan yanlış bir zamanda ilhamın kucağıma atlaması gibiydi korkuyla sarf edilen cümlelerin yan etkisi. Tam üstüne basacakken nükseden kelimelerin, havada savrulan sanrılar savunma mekanizmamın bir o kadar uzak ve bakır telleridir. Seyrelen kozmik titreşimin çıkarttığı her bir ton tabii ki kulağına hoş gelecektir rüzgarda savrulurken atımın yelesi. Şimdi dikkatle dinliyor musun günahların arasında sislere bürünmüş tüm o bas sesleri?

   Sanırım şimdiden uyarmalıyım sizi; bu destanda Erdem’e hiç yer verilmemektedir. Bu yüzden her an karşında görebilirsin, rüyalarına kısmi baskınlar yapan sürreal kozmogoniyi. Öngörülmüş bir kabus gibi; uyandığında anlarsın ki başlamıştır artık geri dönüşü olmayan o zorlu inisiyasyon süreci. Dalgalar yükselmeden ileri sür esriyen büyüteci savrulan gözlemci.

   Terapim bittiğinde seninle aynı metin içerisinde bir daha hiç karşılaşmayacağız sevgili geçmişim. Çünkü nihai görevim sona erdiğinde Evren’de karşı çıkabileceğin bir fikir veya buluşabileceğimiz ortak bir zaman dilimi kalmayacak artık gecenin geç saatleri…

   Bu kez kan ve elemle yeniden yazıyorum Logos’un kutsal parşömenini. Herakletos’un ateşi bence bu diyarlara gayet hoş bir hava verdi. Rivayetinde evrilirken; o siyah düzlemin üzerinde özgürce övmekte ve olduğu gibi görmekteyim önümdeki sıcak kumun karanlıkla birleşmesinden doğan silueti.

   Evren’de bir şeyin var olmasını ancak basit bir olasılık hesabı belirleyecektir. Oysa bugün tüm ihtimaller zinciri zihnimde eşit dağılım göstermektedir. Seninle olası tüm rasyonel bağlarımı koparabilmek için, içimdeki bir karakteri bu senaryodan azad ettim…

   Tanrı, bütün bu olanlardan sonra bilincimde oluşan birtakım parazitlerin Evren’in doğuşunu “Büyük Patlama” isimli bir mit ile anacaklarından henüz habersizdi. Damarlarımdan kendime bir kum saati yaratıyor olmam, sanıyorum kronolojik olarak pek de adaletli değildir. Ve en sonunda mükemmel bir kıyamet beklemektedir pencerenin önünde sakince biri. Şimdilik uyku vakti geldi…

   Öyleyse gözlerimi kapatıp serbest bırakıyorum; bir avuç günah, rüya ve geriye kalan tüm kum tanelerini.

“Benim adım Hypnos… Ölüm’ün küçük kardeşiyim.”