“Ses ormanın derinliklerinden geliyordu
Nefes ormanın derinliklerinden
Bu kez rüyamın peşinden geliyorum
Ve ses zihnimin derinliklerinden geçiyordu
Şimdi son kez tüm geçmişi nehrin akışına bırakıyorum
Bilincimi sonuna kadar kapatıyorum”
Melekler, ışığı yedi adil tona ayrıştırdı kantonun kıyısında biriken kanıyla Erdem’in. Her biri farklı bir notayı temsil etmek üzere yeryüzüne gönderilmişti. İliklerimin arasında biriken sıcacık bir kanıyla şekillenecekti, bu ıssız diyarda ziyaret etmek istediğim “yegane dostumun” hatırıma düşen gölgesi… Bakalım beni tanıyabilecek misin?
Bana karanlıklar ormanında yol gösteren Evren’in derisi, bu gece yalnızca tek bir bölgeyi işaret etmektedir ve bu hayalperest haritanın zihnimde oluşturduğu teorik portrede “Mi” teline karşılık gelmektedir İntikam Gecesi…
Kabuğuna çekilen endişeli öznenin kurgusal senfonisiyle imlenen bensevi söz öbeğinde sabitlenmiş o kült/düalist zeminde geçişsiz, sentaktik tik taklar eşliğinde yakaladığım “psişik yansımanın” kanıtsanan ürkek ifadesi ve dikkatli bir biçimde ehlileştirilmiş patojen karanlığın şiirsel bir ritüel ile birleşmesi, üç ana renge böldü içimde yankılanan titreşimleri. Kaynağından esirgenilen devren-retorik sarkacın ucunda esen “gerçeküstü mantralar” kadar iddialı değilsem de, büyülü mısralar ileneğinde kendisini neredeyse kaybetmesine neden olan uykusuz geceleri telafi edebilirmiş hissiyle tutuyorum kraliçenin ellerini. Gerginlikle hatırlanmayı bekleyen gerçel/nedensel yaklaşımlar, bir başka yasaklı kafiyenin bitişiğinde bekletilmiş ve eğrilen tedirgin bir ağaç kütüğüne işlenerek çizilmişti tılsımlı yol işaretleri…
Ezberindeki uyurgezer şarkı eşliğinde dans ederken nefesinin ritmine uyumlanıyor, tırmanıyor mühürlü merdivenleri… Hayalinde darmadağın bağlaçlarla sentezlenen inatçı elementler ve gökyüzünde huşu halinde çekimlenen geniş zamanlı kelimeler birbirine her çarpıştığında, atonal bir melodiyle yüklenirdi havada uçuşan kirpikleri. Arka planda parmak uçlarında yürüyen kutupsal çelişkiyi sezdiği an sinsi bir kırbaç gibi üzerime devirecekti açılan gözlerini, devirdi..! Oysa o sudan bir damla içmeden hemen önce perdelerimdeki akordu kemiklerimin arasında hissedebilirdim. Şimdi dipte buz kesen aksi ve meşakkatli duyumlarıma sirayet etmekte olan “uğultulu bir kabin” ilham perimin taştan kalbi…
“Parmaklarıma dolanan bir saç teli gibi, karanlığın da vardır elbet bir hacmi…”
Ve orman seni uzun zamandır içine çekmektedir… Bilinçdışı isteklerle düğümlenmiş süptil nehirlere ayrışan tüm o çarpık dizayn, evrimleşen simyevi tohumun çatladığı andan itibaren hızla hizaya dizilirken; bir yandan da köklerinin birbirine olan yönelimi, kafatasımın içindeki kılcallarla anonim bir temasla eşleşmektedir. Zarif bir dev aynasında bükülen büyük harfli boyutlar hep bir ağızdan nefes alıp verirken, iç içe geçen sinestezik ağaçlar çığlık çığlığa bir dalga deseni sergilemektedir ve artık baktığım her bir yerde anlam getiremediğim bulanık görüntüler belirmektedir. Yani ben de şimdi seninle betimlendiğim yamaçta, aynı şaşkınlıkla izliyorum bu imgesel gösteriyi…
Bu sırada oluşan yeni bağlantılar hafızama yeniden kalıcı yollar sermekteydi ve hiddetle budanmış kaotik dalların arasına kurulan örümcek ağları, zihnimi işgal eden birçok şeytani fikre ev sahipliği etmişti. Bu kez duraksayan adımlarla kurutulmuş sarsıcı anıların aralarından geçerken biliyordum ki; Evren’in kaderini artık bu eklembacaklılar belirleyecekti.
Ancak orman koşmakla bitecek gibi değildi… Bu yüzden karıncalaşan bilincim ağaç kabuklarına kadar işledi ve gidilebilecek her bir yolu denedi. Kolonilerce öteden duyulabilecek ontik kalp atışlarımı düzenlemek için, sessiz bir kovanın içerisinde bir süre gözlerimi dinlendirdim… Çorak bir arazinin üzerinden geçerek, zamansız bir patikaya yönelmiş şuursuz bedenim. Nitekim bir sırtlanın beni orada bekliyor olacağını, bir hafızam olmadan da tahmin edebilirdim…
Tepeye ulaştığımda, üzerimde garip bir ürperti bana yol boyunca eşlik etti… Zihnimde giderek somutlaşan o pervasız kilise çanını duyana kadar izafi çağrışımlarda yoktan yere filizlenmiştim. Arkanda bıraktığın ayak izleri artık senin değilse, hiçbir önemi yoktur vicdanının kıyısında işlediğin cinayetin. Eğer bir geçmişin yoksa verdiğin kararlar kime aittir peki? Cevabı ancak bir sonraki nakaratta verebilirsin…
Aralıksız geri sayımlarla gülümseyen kusursuz fraktalda gücünü yitirmiş çekimser bir sembol, denizde batarak ruhani bir metamorfoz geçirebilirdi. Yani her şey ihtimal dahilindeydi… Bu sahilde topladığım çakıl taşları kronolojik olarak kabuslarıma ve günahlarıma yataklık edecekti, etti… Bir tutulma sırasında tekrar nüksedecektir elbet hevesim.
“Nesnesine sadık bir nevroz gibi yükseleceğim…”
İstisnanın yetersiz bileşkeleriyle genişleyen tekinsiz karanlığa değinirken döngüsünü tamamlıyor ve bir alt perdeden sesleniyordu hayaletimsi sezi… Kurallar konuldu, sınırlar çizildi… Belki gezegenlerin çekim kuvveti, belki de hipnotizma belirleyecekti artık ruhumdaki gelgitlerin kararsız ezgilerini. Dolunay, o andan itibaren Evren’in en gözde terapistidir ve ben de onunla birlikte gözlerimi hiç kırpmadan tüm bu seansı sonuna kadar izleyebilirim, gelene kadar kıyamet vakti…
İçi boşaltılmış bir kavram olarak çevremdeki diğer yıldızlarla birlikte kendi sonumu beklemekteyim. Çünkü takıntılı bir tanrı umutsuzca gözlerinin içerisinde varlığıyla yüzleşmektedir. Onu bu rüyadan uyandırmakla mükellefim… Derin bir uykuya daldığım vakit periyodik sanrılarımla arama girmeye kim cesaret edebilir? Platonik prangalar seviyorsan da mırıldanma artık şu uyaksız tekerlemeyi…
Nefret, tiksinç bir olguydu pençelere sahip olmayanlar için; veyahut buraya kadar ellerimle sürükledim peşime takılan gönülsüz bir caniyi. Yine de bu gece her birini temsil edebilmek için bir kurt adama dönüşeceğim… Gümüş bir kurşun göğsümün üzerine bir rozet gibi yakışabilirdi şerif; ancak otopsimde gövdemde tam üç tane delik gözlemlemekteyim, buna nasıl bir kanaat getirmeliyim? Kargalar gibi karanlığın içinde puslu bir kin biriktirdim… Rivayete göre gerçeğim; uykulu ve metanetli…
Benim adım Erdem…Tanrı’nın şahidi ve şairiyim… Tanrı şahidim olsun ki bu dolunay gecesi, tüm yörüngeyi ters çevirip size ayın karanlık yüzünü göstereceğim. Her nakaratta değişecek silüetim…
Ses ormanın derinliklerinden geliyordu…
Patikadan aşağıya indikçe sıklaşan nefesim belki de ilk kez bana bu kadar anlamlı geliyordu… Yol boyunca Erdem’in izlerini takip ettik. Bazı ağaçların gövdeleri pençe izleri ile işaretlenmişti. Bu garip sembollerden oluşan biçemsiz çemberin ortasında “yaşlı bir adam” çarmıha gerilmiş ve kolları dikenli sarmaşıklarla sıkıca sabitlenmişti. Adamın gölgesi yanan meşalenin arkasından uzanıyordu. Yaklaştığımızda kimle karşılaşacağımızı çok iyi biliyorduk…
Yerde biriken kan bu kez Erdem’e ait değildi. Bir yırtıcı adamın göğüs kafesini paramparça etmişti. Ayaklarının dibinde bazı Yunanca el yazmaları uçuşuyordu. Ters çevrilmiş bir kum saatinin içerisinde, zaman hala akmaya devam ediyordu. Yerde dört ayrı at figürü bize bakıyordu…