Karanlık, puslu ve keskin… Şimdi gözlerinizi sonuna kadar açın ve bir de böyle deneyin, sessizlikler sarayının içerisindeki gizemli sembolleri işitmeyi. Eğer korkusuzca dar geçidin sonuna kadar takip edebilirseniz o mistik ve davetkar sesi; bir vezire veya vahşi bir ejderhaya dönüşürken, geriye dönüp Tanrı’ya kinayeli bir selam verin…
Sarayın sütunları, balmumunda dondurulmuş görsel ve geometrik peteklerin çok sesli bileşimleridir ve iki üçgen kafa kafaya verip, kusursuz bir heksagonun tam ortasında kimyasal bir tepkimeye girerek değillenmiş tılsımın çatlayan yüzeyinde birleşir. Duvarları baştan sona hayallerle örtülü bu eşsiz mekanın içeriği saf rüya maddesidir ve uzaydaki tüm titreşimi rafine eder sahnenin zifiri akustiği. Belirsizliğin atonal müziğine hayat veren bu ıssız ve gösterişli salon, büyük bir oyuna ev sahipliği edecektir.
Tüm taşlar yerlerine dikkatle dizilmiştir ve karşılaşma boyunca karşıtları ikiye bölmektedir aramızdan sızan unutkan nehir. Suyun akışı kanımla doğru orantılı bir şekilde patikadan aşağıya doğru süzülmekte ve içimde yükselen hisleri de beraberinde sürüklemektedir. Kalbimin sıkışan demir kapakçıkları, girişte esen soğuk hava basıncı ile istemsizce irkilir.
“Burası, gölgeler diyarının antik ve analitik girişidir.”
Ardından ilk hamle gelir; aklınızdan bir sayı geçirin… Açılışta, Tanrı tüm piyonları hoyratça sahaya sürmektedir ve zamanın başlangıcından beri diyagonal pusuda bekleyen beyaz cübbeli rahip, Evren’in anlık bir açığını gözetmektedir. Varlık ve hiçliğin tedirginliği ile şahsi olarak tehdit etmektedir her hamlede şahlanan bilinci. Uzun koridorlar boyunca üzerime doğru koşan sesteş filleri ve örtük fiilleri alaşağı etmektedir, bir yırtıcı anka ve koşullanmış ebabil. Böylesi bir hırs, ilişkimizin dengesi için büyük bir yıkımın eşik noktasını belirlemektedir.
Yaşananlar; tek düze yazılmış bir olasılık zincirinin imlasız bir dizisi olarak, çemberin çevresine özenle örülmüş kaderin sık ve yapışkan iplikleridir. Dalların arasında kurulmuş periyodik örüntüler, seni içeren rüyaların karanlık ormanında savrulan saçlarının ipek ve sicim teorisi…
Yıldızların yerini bulmak için çizdiğim döngüsel bir grafiğin üzerinde, parabolün tam tepe noktasında nefesini tutup imkansız bir dilek dilemiştin; hatırla o resmi!? Şeytanım rüyalarıma teğet geçip, geleceğimi; karanlık gecenin içerisinden ansızın geleceğini apaçık bir şekilde belirtmişti.
Görünürde asılsız bir cezaya çarptırılmış hileli paradokslara terk edilen “peltek ağın” ontik dönencesine yağan bilişsel yağmur sürerken; umutlarına ayrışan simayı şiddetle andıştıran gölgenin hüznü, göğsümün üzerine çökmüş ve kesilen nefesime müdahale etmektedir. Bir paganın zihninden zaman, yavaşça gözlerinden içeriye doğru çekilmektedir. Dudakların uyuşmuş tenime değdiğinde, ölümün şefkatli ellerinde üşümekteyim. Erdem’in beline sarılıp uyuduğun o soğuk gecede, üzerine örtün Evren’in Karanlık Perdesi’ni…
Bu sırada tutarsız bir simyayla uyuşturulmuş kadının evrimleşen silüeti, uyurken bir ceninin çekingen gölgesine benzemektedir. Tüm göz alıcı güzelliğiyle gecemi esir alan uykulu bir kahini mi canlandırır bu masum betim; yoksa sadece Evren’in sonunu getirecek çekici bir fikir mi kendisi? Bir ölüm şiirinden bestelenen ihtiraslı dizelerin arasında sönen feri, kıyametin gizli alametleridir gözlerinin. Buğulu bir camın yüzeyine çizdiğim çarpık semboller, buz gibi bir cinayetin psikolojik eskizleri…
Kayıp ruhu, aşkın büyülü cevheri ve kısmi bir renk cetveliydi. Bedeni karşı konulamaz bir araç olarak da değerlendirilebilir ve aslında bir o kadar önemsizdir. Tanrı, tabii ki oyuna biraz heyecan katmak için önüme zekice tasarlanmış tuzaklar yerleştirecekti. Böylece hızlanan nehir, kanıma karışan zehirli bir ilhamla birlikte kalemime eşlik etti…
Logos’un karanlık ahengi ile birbirlerine çok yakışacaktı iç sesimiz ve aramızdaki nedensiz/süptil çekime güvenerek, edilgin bileşenlerine parçalandı bengi deniz. Dipte yatan ıraksak gerçekliğin algılanmasına direnen o dalgalı zeminde ilk kez sessizliğimizi bozmaya karar verip, korkunç bir şarkı eşliğinde gösterişsiz ve reddedemeyeceğin bir dansa kaldırır beklenmedik bir gecede Evren seni. Adımlarımız yavaşça birbirine karışırken, kendimize gökyüzünde çınlayacak hüzünlü bir ton ve aksak bir ritim belirledik. O andan itibaren birbirimizin şeytanı olmaya karar vermiştik…
Kendimize sarsıcı ve sonunda geri dönülemeyecek bir anlam yükledik; bir yalanın bağımsız görüngüleri… Aynı ışığın altında yürüsek bile, birbirinden mümkün olan en uzak noktalara düşmekte ve hala el ele tutuşmaktaydı uzayan gölgemiz. Başladığı noktada son bulacak sakıncalı serüvenimiz ve sonra sessizce kendi ıssız karanlığımıza çekileceğiz. Her şey yeniden başlayacak ve bir kez daha aynı sırayla sonsuza dek tekrar edecek tüm hikayemiz. Bir boğanın yaşlı gözlerinde yeniden doğacak karanlık güneşimiz…
Avuçlarımda oluşan geçici ve akışkan aynadan yansıyan silüetim, Evren’e tepeden bakan tanrıçanın yüzü ile kusursuz bir biçimde örtüşmekteydi ve aşığım tabii ki onu koşulsuzca izlediğimden o an için habersizdi. Tanrı, karga tüyünden kalemiyle kasvetli bir destan yazarken üzerine kemiklerimin; bilincimdeki alt metinleri yakalayan şeytan, tenindeki ayrık bir tüy ile lanetledi Evren’i.
“Beni seçtin ve işaretledin…” (!)
Hüzünlü bir yaradılış hikayesini seslendirirken bir tüy kadar hafiftir şeytanın kısılan sesi ve gittikçe daha da şiddetlenirdi kısalan nefesi. Tanrı’nın böyle bir günde Evren’i yaratmaya karar vermesi, başlı başına riskli bir kumar girişimi ve yaradılış; öyle ki iddialı bir meseleydi. Elbet en başında Erdem, onun elindeki tek koz ve vicdanıma yerleştirdiği sıcak bir köz niteliğindeydi. Ben de onu bu oyundan tamamen saf dışı etmenin yeni bir yolunu keşfettim.
Böylece iyi ve kötünün kıyasıya mücadele ettiği bu kozmik satrançta, karanlık taraf kritik bir at fedası ile üstünlüğü açık ara ele geçirir. Bilakis ölüm artık melekler için yalnızca işlevsiz bir taş eksiltme stratejisidir. Hareketsiz kaldığımız her yeni pozisyon göreceli bir varyasyonun bastırılmış istekleriyle çelişmektedir ve hiçbir patoloji böyle bir beraberliği kaldırabilecek kadar güçlü bir sinir sistemine sahip değildir.
“Kavuşmamız, sıra dışı bir terapinin çözülme evresidir.”
Kalbinin kapılarını sonuna kadar açmak bazen keskin bir blöf, bazen de zihnimde şiddetle esen soğuk bir intihar nesnesidir. Ayın çekim kuvveti ile bilincinde dalgalanan yankılar kozmik sesi mi Evren’in?
Sabahları yaldız bir esinle uyandığım masalın mistik yörüngesinde ehlileştirilen istisnanın bir damlasıyla örülmüş kalansız düş-spiralinde birbirine karışan okunaklı kum taneleriyle dipsiz bir rüyanın içine doğru çekilirken; sağımdan ve solumdan akan boyutlar hızla genişlemekte ve tüm galaksi üzerime kapanmak üzeredir. Tam o sırada karşıma çıkan bilinç ötesi ayna, benliğimi tüm çıplaklığıyla yansıtır ve onu özenle çarpıtırken oldukça naiftir. Evren; salt kemikten ve tutkudan ibarettir…
Karanlık, puslu ve keskin… Şimdi gözlerinizi sonuna kadar kapatın ve son kez böyle deneyin sıradaki hamleyi tahmin etmeyi. Evren’in karanlık yüzünü hayal ettiğinden beri, oyun perdenin arkasında körleme bir şekilde devam etmektedir.
Bazı acılar evrenseldir; bazı anılar platonik…
Bazı doğumlar semavidir ve bazı diller sembolik…
Şimdi yavaşlayan kalp atışlarını betimleyebilmek için, yeni bir ritim kalıbı ve antik bir dil keşfetmekteyim. Birbirinden hızla uzaklaşan adımlarımızı izliyor sessizce ayrışan gölgelerimiz. Ellerini uzatıyorsun son bir hamle yapmak için?!
“Ellerin, kıyıya vurmuş kesik bir çizgidir…”
Öyleyse en sonunda perdelerimi sonuna kadar çekip, seni bilincimin derinliklerinde muhafaza edeceğim. Şimdi sen en parlak ışıkların içerisinde kaybolsan dahi:
—Sevgili gölgem; seni “bir daha asla” terk etmeyeceğim…