Evren’in Sonu

Kavramak, zamanı dondurabilmek gibidir.
Ölen bir andayız şimdi…

   Zamanın tekilliğine doğru çekilen maddenin asık suratlı moleküllerinden dışlanmış kararsız bir elektronun, Evren’in karanlıklarında özgürce ilerlerken değindiği apokaliptik söylemleri yol boyunca dikkatle dinledim ve bugüne dek çarpışıp parçalanan onca düşlemin tutarlı bir şekilde yeniden birleşmesini defalarca kez gözlemledim. Gözlerimi kapattığımda perdenin yüzeyinde oluşan uğursuz şekilleri asırlarca izledim ve bulanık gerçeklikten soyut düşünce bilincim; karanlık ormanın derinliklerinde başladı uzun elem ziyareti

   Sahnelenen iyonik şaheserin kavramsal peteklerinde elenmiş en tekinsiz bileşiklerle, taçlandırılmış fonksiyonel rediflerin türetildiği statik paragraflar vasıtasıyla sentezlediğim “sürrealist/ezgisel serabı” herhangi bir imin yardımı olmadan anlamlandırabilmek için; uykulu denklemde esen harabe desen üzerinde nerede duracağımı iyi kestirmeliydim. Her ne kadar ruhumu sarsan tüm rüyalar kırılgan saçlarına paralel bir şekilde işlese de zihninde Evren’in, boş levhanın üzerine şiddetle düştüğünde çekim kuvvetinin etkisi ile kalıcı bir iz bırakır yılanın zehirli mürekkebi.

   Dilimin ucunda sivrilen ve alenen devrilen cümleler, siyah ve parlak derimin sıralı yıkım döngüleridir. Ölçülendirilmiş özde sağır gürültüde sinsice yoğunlaştığım ontik/spiral labirentin spiritüel gölgesi, belleğimde iç içe geçmiş örtük metafor zincirinin a priori merkezine denk düşmektedir. İnanışa göre bütün kainat, büyük bir yılanın büyülü ve bensevi hücrelerinden meydana gelmektedir.

   Senaryo başladığı noktada, yaşam ağacının hazin ve geçirgen gölgesinin hüznü altında bitmektedir. Bir noktanın sonsuzu anlayabilme mücadelesi, intikamın kısır döngüsüne dönüşmekte ve kısmi bir ölüm anksiyetesinin doğurgan cehennemine doğru evrilmektedir. Vurgulanan esenlikle inkar edilmiş o ahenkli fırtınada rotasını kaybeden motivasyon, soğrulan ruhta cebir…

   Teoremde işveli bir cesaretle lehimlenen o kült bilmecenin üstün gelen iğinde baskılanmış iradesini “alehindeki dalgınlıkla” celbeden korsan iyenin çokyüzlü kolyesinde süblimleşen elektronlar, kurumuş dalların arasında hırsla süzülürken; zamanda geriye çekilen çarpık düşünceler, gecenin tiz sesini karşılayan kuşkusal bazlı genel eklerle esrarengiz bir biçemde örtüşmektedir. Evren, gözleri kapalı bir şekilde kaçınılmaz sona doğru ilerlerken; esirin içinde elektriklenen kirpiklerin, yönünü bulmak için sezgisel bir ritimle titreşir…

   İyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilmek, sırf çıplak olduğumuza ikna olabilmek ve biraz da nefsimizi doyurabilmek için başladığımız numerolojik ve mitolojik bir hikayenin son demleridir vakit. Yaşam, edilgen bir veba ve daha en başından edilmiş keskin bir veda niteliğindedir. Bu yüzden komedyanın başında meddah, adını tam üç kez tekrar etmektedir.

   Tanrı’nın hiçlikte biriktirdiği imlasız kibir… Sıkışan sinirlerinin arasında gerçekleşen büyük bir patlama; telaşlı bir yaratılış… Aceleye gelen bir aşk hikayesi… Arkamda bıraktığım silik bir iz… Ayrılık; bağışlanan bir kemik… Geç kalınmış bir itiraf: Affedilmeyen bir günah… Bozulmuş bir kural…Erken kopan bir tufan.”

   —Başlamak yarı bitirmektir denir sevgilim; aynı şey bizim için de söylenebilir mi dersin?

***

   Çevresinde yılmadan aktarılan çekimser ve sihirli bir güç tarafından kuşatılmış “kozmik şemanın” tekilliğinde yaşamakta olan kadim bir ejderha, zamanı eviren semantik semada tek başına hüküm sürmektedir. O devasa yılanın gözlerinin içine hayranlıkla baktığım sırada; sokratik bir doğum anında içimdeki karanlığı dikkatle dinlemekte ve üzerime akan satırları heyecanla takip ederken, huzuru elimin tersiyle itmekteyim. Erdem’i devreden çıkarttığım bu masalda; devredilen bir aşk çizelgesi ve bütün dirençlerimi sarsan atonal bir devre üzerine kurulmuş, geçersiz bir mantık dizgesi içerisine serpiştirilmişsin. Benim için yalnızca yozlaşmış bir antinomiden ve tutkulu bir anatomiden ibaretsin.

   Ruhundaki verbal enerji halkalarının asma köprülerinde biriken kutsal metinler, dokunaklı bir mitin epik ve runik şiirlerine hayat verirken; karanlık bir çukurda kanla yıkanan yıllanmış yılan, usulca kemiklerimin arasındaki fay hattından yukarıya doğru çekilmektedir. Genişletilen özgün kehanetle hemhal her periyodik cevherin astral çizgisindeki gereksiz gerginliği hemen hisseder ve kuyruğunu yere tükürürken dehşete düşer felaketin çıngıraklı elçisi. Evren, sonsuz ihtimaller nehrinde karaya oturmuş bir olasılık, baştan çıkarılmış bir sırtlan veya küstah bir şair olarak yargılanabilir pek tabii…

“Tanrı kurguladığım tüm bu gerçeklik senfonisini kıskanacak mı dersin?”

   Sahte bir yıldızın aynadaki varlığına direnen imkansız yörüngesi ve soğumuş çekirdeğine sıkıştırılan yapay bir arketiptir gezegenin sönmüş yüreği. Dolunayın simetrik orbitallerinden sapan hür kavramları düzenli bir sıraya dizmektedir galaksinin hırçın ve koruyucu simgesi. Yol boyunca beni takip eden gölgem, şeytan ve kahin; tek bir ruhun farklı görüngüleridir. Aynı aşkın platonik ve melankolik izdüşümleri…

   Buzullar erimeden hemen önce gözlemlenen kutup ışıkları, beklenen bir kıyametin öncü kuvvetleridir ve artık tüm uzay, manyetik bir düşün sınırlarını çizen o istisnai idenin uyurgezer bestesine indirgenir. Havada süzülen sahipsiz gözyaşlarının eşliğinde seyrilen nail-kanatlı gökkuşağının şuursuz atmosferinde, Tanrı soğuk ve kısık bir ses tonuyla sana seslenir. Her bir renk tonu topyekün bir ihanetin süreksiz ve ihmal edilmiş özürleridir. Teninde kırılan ışık demetleri, hiçbir zaman tutamadığı fani sözleridir Evren’in. Kısılan gözleri titremekte ve kendi içine doğru çekilmektedir mahcup bir arının beden dili. Hücrelerinde bir parça huzur bulabilmek için, bir pagan son rüyasını sarıp içti…

   Bu sırada siyah cübbeli bir rahip, gece galaksinin kötü bir taklidini resmetmektedir. Böyle bir tablo bile mum ışığında şairane bir manzara olarak yorumlanabilir. Serin ve yeterince derin bir gecede nadasa bıraktı Tanrı sonsuza dek Evren’i. Rüyalarımın kimyasal olarak bozunması için her bir zerremin kaç kez daha ikiye bölünmesi gerekmektedir? Güneş göğsündeki eksenin etrafında bir tur dönene kadar kendine göreli ve üstel bir kimlik edin: Deterministik ve tek sanrılı bir son için, üzerimde sırıtmayacak sabit bir mimik belirlemeliydim… (En azından denedin…)

   Ve karanlık Evren’i tamamen kapladığı vakit beliren yalnızlık hissi, aslında Tanrı için de birçok şey ifade etmektedir. Derimin altında kuruyan zaman ve gözümde çürüyen sessiz mekan, kuşkunun antik mezarlığında uçuşan travmatik yapraklarla birlikte sonbaharın eksilen cemreleri sayılabilir ve nesnelleşen kusursuzluk nöbetleri, metafiziksel bir ölümün ani yoksunluk belirtileriyle çelişmektedir. Yeraltına doğru bir yükseliş; dik açıyla kesilen ümit ve boyutlar arasında açılan sinaptik bir geçit: Karanlık bir inisiyasyon, bir yeniden doğuş hikayesi betimledim…

   Tozlanan mühürler tek tek çözülürken, zihnimin içerisinde uçuşan çağrışımlar ve atlılar kendi içine kıvrılan meridyenlerin altından sırayla geçmektedir. Bir ressam, gökyüzündeki son rötuşları dikkatli bir şekilde karanlık sarayın duvarlarına işlemektedir. Çok kollu bir kuklacı, perdenin arkasında sessiz bir kabusu işleyen emsalsiz bir gölge oyununu sergilemektedir ve bir yandan çığlıklar eşliğinde şeytani bir ayini yönetir. Tanrıça dansı bitirmek için ayaklarını yere bastığı vakit, orkestra müziğe Evren’le eş zamanlı bir es vermektedir. Tanrı kum saatine uzanır ve sakince zamanı tersine çevirir. Beklediğim işaret en sonunda geldi…

   Bir rüya yaratmak, onu gerektiğinde tamamen unutma cesaretini gerektirir. Ancak unutma; bir tutulma sonrasında tamamen kaybolsa bile geçmişin izleri, karanlık ormanın derinliklerinde takip etmeye devam edecektir seni canavarın kaybolmuş gölgesi…

   Birbirine dolanmış hoyrat sicimde tutuşturulan o muhteşem anıya tanıklık eden gözlemcinin hayallerinde zaptedilmiş başıboş bir ejderha; olgunlaştığı buzdan mağarasını terk eder ve karanlık gökyüzüne doğru yükselir. Yanardağın eteklerinden dökülen son kum tanesi de dolunayın yansıttığı ışıkla vedalaşırken, kendisiyle inatlaşan saydam imgeler bilinçaltına yerleşir. Perde kapanırken düşen yıldırımlar sahnenin arkasında nükseden gülümsememin ikonik bir göstergesi olarak kabul edilebilirse de, mimli bir telkinle suistimal ettiğim tenkil söz öbekleri yanıma hiç kar kalacak gibi değil.

   Müzikalin sonunda Erdem, sembolün merkezindeki zehri içerken, bu size dışarıdan bilinçsiz ve hüzünlü bir intihar gibi gözükebilir. Fakat aslında, yalnızca tarih ironik tekerrür çarkını son bir kez daha çevirmiştir. Üzerine yüklenen mental kinle etkinleşen tılsımın etrafına yedi tane meşale özenle yerleştirilmiştir. Bu eksik metin, hayali bir filozofun zihinde canlandırdığı bilinçdışı seyahatnamesi ve en savunmasız ifadesidir! Aynı zamanda bu ilahi tabloya elem fırçasıyla vurulan son fırça darbesidir anımsanan sözleri… (Bırak gitsin!)

   Güneş; göğsünde sönen dev bir alev çemberi. Zaman; halkanın ortasında kalbimi zehirleyen simetrik bir akrep deseni ve hakikat; kendisini tekrar eden korkunç bir melodi… Kıyamet; Tanrı’nın elini kirletmesine yol açan zahmetli bir fikir… Kader; bir kahinin derin transı ve kural; devinen derimin mutlak belirsizlik ilkesidir…

   Ve son olarak, benim adım Evren… Biliyorum, daha gösterişli bir son bekliyordunuz; ancak ismim bu hikayede kısaca “büyük yılan” anlamına gelir…